Cioran'ın Düşündürdükleri
Ezeli Mağlup kitabını ikinci kez okudum. Emil Cioran’ın söyleşilerinden oluşuyor. İkinci kez okuduktan sonra kafamı kurcalayan, düşünme yetimi harekete geçiren birkaç huzursuz düşünce oluştu. Schopenhauer’u okuduğum zamanki hayrete kapılmadım ama belli ki Schopenhauer’un fikir kırıntıları Cioran’da zuhur etmiş. Ne yalan söyleyeyim, karamsar düşünceler beni cezbediyor. Bir anda akımına kapılıveriyorum. İnsanın gizli saklı yanlarına nüfuz edebilen ince ayrıntılarda kaybolmak beni mesut ediyor. Hüzünden zevk almanın tadı başka oluyor galiba.
Neyse, kitapta altını çizdiğim birkaç cümle var. Bu cümleler üzerinden yorum yapacağım.
Öncelikle “can sıkıntısı” üzerine şöyle diyor:
“Yaşamıma sıkıntı tecrübesinin hükmettiğini söyleyebilirim. Bana göre can sıkıntısı, yaşamın değerli bir anıdır. Can sıkıntısı sayesinde güzel geçen günlerin, anların hafızada bıraktığı tat anlamlı hâle gelir. Böylece karşılaştırma imkânı doğar. ‘Sıkıntıdan patlamak’ deyimini kullananlar hayatın gelgitlerini kavrayamaz. Can sıkıntısının en belirgin özelliği yalnız kalma korkusuyla birlikte gelir. Kendi başının çaresine bakmak sanılanın aksine çok daha zor görünür. Bu yüzden sıkıntı ile yalnızlık eşdeğer olarak görülür. Ya sıkıntının değerli olduğunu kavrayıp bununla barışık yaşayacaksın ya da bunu bertaraf edip tüm duygularını bastırıp kendinden kaçacaksın, uzaklaşacaksın, unutturacaksın. Benliğine yabancı kalmadıkça can sıkıntısı geçmez.”
İkinci konumuz “ölüm” üzerine. Cioran şöyle diyor:
“Gençken her an ölümü düşünüyordum… Ölümü düşününce meslek sahibi olamazsın. Yalnızca benim yaşadığım gibi her şeyin kıyısında, bir asalak gibi yaşanabilir.”
Şimdi ben bu pasajı bütün olarak değerlendirmeyeceğim. Katıldığım yerleri olduğu gibi itiraz ettiğim noktalar da var. Ölümle sürekli meşgul olursan ve eğer inançlıysan, dinin sana sadece ibadet etmeyi emrediyorsa bu dünyadan elini eteğini çekersin. Her dinde radikal gruplar vardır. Dünya nimetlerinden elini çekmiş, inzivaya kapanmış, sadece ibadetle zaman geçirenler meslek sahibi olmaz; bu doğrudur. Zihninde ölüm fikrini canlı tutanlar, ölümden sonraki yaşamı maddi dünyaya tercih edenler, dünyanın nimetlerinden feragat edenler maddi hiçbir neden aranmaksızın inzivada ölümü beklerler.
Ancak “ölüm fikrine teslim olmayanlar, bir amacı ve gayesi olmayanlar asalak olmaz” anlamı çıkıyor ki bu bana ters. Oysa asalak olmanın en büyük belirtilerinden biri, bu dünyanın gelip geçici bir yer olduğunu unutmaktır. Ölüm aslında apaçık tek hakikattir. Hem bu kadar yakınımızda hem de uzağımızda. Bundan bihaber yaşamanın ikircikliği içindeyiz.
“Vatansız ve kimliksiz kalmak istiyorum” diyor. İkisini de biz seçmedik. Doğduğumuz yeri, ırkımızı, hatta belli bir yaşa kadar dinimizi biz seçmiyoruz. Bunları övgü malzemesi yapmak, gururlanmak da bir o kadar absürt geliyor. Bundan altı yıl önce ağır bir şekilde Schopenhauer okumaları yapmıştım. Şu sözünü hatırlıyorum: Kendinde meziyet bulamayan bir insan ancak vatanıyla, ırkıyla, bayrağıyla, kimliğiyle övünebilir. Elimizde olmayan bir çevrede doğup bunu kutsal saymak, aklî melekelerimizin kıt olduğunu gösterir. Bilinçli ve mantıklı seçimlerimiz olmadığı sürece doğuştan gelen özelliklere sarılmak anlamsız gelir.
Vatansız ve kimliksiz kalmak demek; ya “ben her yere aitim” ya da “hiçbir yere ait değilim” demektir. Bu iki önerme de bana uyar.
“Eninde sonunda iki büyük mesele biliyorum: Hayata nasıl tahammül etmeli ve kendine nasıl tahammül etmeli. Bundan daha güç iş yoktur” diyor. Dikkat ederseniz buradaki en önemli kelime “tahammül”. Bu kelimenin aslı Arapça “h-m-l” kökünden gelir; yük, yüklenme, taşıma anlamına gelir. Hamal zaten yük taşıyandır. O hâlde hayatın yükünü taşıma basiretini gösterirsen, “hamal” olursan acılara ve sıkıntılara ses çıkarmadan katlanma ve direnme gücün artar
Yorumlar
Yorum Gönder